EVVEL ZAMAN İÇİNDE...

         İnternetin bilinmediği, arkadaşlıkların sosyal medyada değil sokaklarda olduğu zamanlarda büyüdük..

        Tek kanallı kocaman bir siyah beyaz televizyonun başköşede kurulduğu evlerde çocuk olmak.. Bu zamanları yaşamak nekadar büyük bir şansmış...

        Bir yaz akşamı, cumartesi gecesi sekizbuçukta babamın bir arkadaşıyla sofrabezinde sarılı getirdiği, gurundig marka siyah beyaz televizyonu hiç unutmam.. Ahşap masanın üzerine koyduk,perdenin kornişine bir tel anten için tamam..Tv kullanıma hazırdı...Ogün ilk izlediğimiz film Cüneyt arkın ın Alageyik filmi idi..

         Haftada bir gün çıkan Türk sinemalarının verdiği keyifi huzuru bulamam.. Cumartesi geceleri iple çekilirdi,Türk sineması izlemek için..Sabah istiklal marşı ile açılan tek kanal, gece aynı şekilde kapanırdı... Uzaktan kumanda yok, değişecek kanal yok, sadece ses açıp kısmaya kalk otur, bu kadar... İzlenecek proğram bittimi fişi çek...

         Uydu alıcı, recever, çanak anten.. Onlarda ney... Yukarıda duran perdenin alüminyum kornej i en iyi anten di...

         Her televizyonun altında.. Birer regülatör.. Cihazın elektrik dalgalanmalarında zarar görmemesi için...

         Telefon... Çok sonraları geldi eve... Yeşil çevirmeli bir telefon.. Yanında altı pilli bir kutu...kutunun üzerindeki kırmızı butona basarsın, karşına kasabadaki postacı çıkar.. Görüşmek istediğin ismi söylersin.. O bağlar konuşursun.. Tabi çocuksan böylebir şansın yok.. Azarı yersin.. Görüşme yapamazsın..

          Akşam olur, herkes sofraya toplanır, herkes aynı anda, aynı yemeği yer..

           Yemekten sonra mutlaka hepbirlikte çay içilir.. Kola, gazoz, nescafe onlarda neymiş...

           Türk kahvesi misafirlere ikram edilir.. Çocuklara içirilmez.. İçersen kararırsın denir çocuklara...

           Akşam saat yirmide TRT ana haber bülteni başlar herkes onu izler.. Ülkeden, dünyadan tek haber kaynağı odur çünkü..

            Yaz akşamları köy kahvesinin önüne çıkarılan televizyonun son sesi açılır.. Haber saati orta yaş üstü haberleri dinler.. Ses köy meydanında yankılanırdı...

           Çok uzaklardan bu televizyondan film izlemeye çalışmak.. Güzel bir zevkti.. Kahvehaneye yaklaşırsak ordan kovulurduk.. Uzaklardan izlerdik..

           Cüneyt Arkın filmlerini izleyip ertesi gün izlediğini anlata anlata bitiremeyen çocuklardık...

           Kara şimşek izleyip müziğini koşarak ağzımızla yapmak ne güzel şeydi yahu..

           Yaz günlerinde evlerde buzdolabı olmasına rağmen,elimize birer bidon,ibrik tutuştururlardı,köyün içinde tulumba ile çıkan su dan doldurmak için,buz gibi olurdu bu su...ağız tadıyla içilirdi..Ninem rahmetli ,toprak kırmızı ibriğe suyu doldurur ,gece dambaşında ayazda bekletir suyu bu şekilde soğuturdu..Evdeki diğer su kapların dışına ise bezden kılıf dikilir bu bez ıslak tutulurdu,böylece kapların içindeki su aynı soğuklukta beklerdi...

           Evlerin kapı pencereleri mavi renkli olur genelde... Dışında balkon yada pencerelerde vita yemeklik yağ tenekelerinde, yoğurt kaplarında çiçekler olurdu çeşit çeşit..

            Dam başlarında büyük yağ tenekelerinde biber, domates fideleri ekilirdi.. Ev önlerinde ki asma bağlardan üzüm yemenin zevki tadı anlatılamaz...

           Dam başlarında duran yurgu taşı denen büyük yuvarlar silindir çeklinde bir taş bulunurdu.. Büyüklerin kızmasına rağmen bu taşı yuvarlar oynardık..

           Bu taş yağmur suyu toprak damdan akıntı yapmasın diye.. Yağmurdan hemen sonra dambaşına çıkılır dı.. bu taş,yanlarındaki deliğe takılan sapından tutularak, ileri geri, ötebaş beri baş yuvarlanarak.. Toprağın sıkışması sağlanırdı...

          Yazın üzüm bağlarında her omca dan birer ikişer tane üzüm alıp yemek,tarif edilemez bir zevkti..Elma ağacından istediğin bir elmayı alıp,üzerine silip,şöyle kocaman bir ısırık aldın mı,işte her yer sizin olurdu...

           Dut ağacından dut yemek,kiraz ağacından kiraz yemek,kimsenin eli değmeden sadece siz ulaşıyorsunuz,tıka basa yiyorsunuz...

          Üç beş çocuk toplanıp,başkalarının bağ,bahçelerindeki ağaçlara çıkıp meyve yemek ayrı bir zevkti...Çocukluk işte halbuki kendi bağımızda bahçemizde de var...Olmaz illahi yapacağız bu masum hırsızlığı...Bahçe sahibine yakalanıcaz,kaçıcaz...akşama eve şikayete gelicekler,dayağı yiyeceğiz...

          Önceden üzümler serilerek kurutulur du..Hep beraber bağa gidilir di..

          Dedemin dere tepe büyük bir bağı vardı..Bağın alt tarafında ,üzüm sermek için bir sergi yeri hazırlardı,toplanan üzümler yere serilen koca bir naylona yığın yapılırdı,sonra bu üzümler potasa denilen ilaçla,sepetlerle ,lanca denilen koca bir kaba batıra çıkara bandırma denilen işlem yapılırdı..Suyu süzülen sepetlerde ki üzümler,yerlere serilen boş çimento kağıtlarına ve gazetelere serilirdi,bu şekilde kurumaya bırakılırdı...

          O batık çıkık,gazete kağıtlarını okumak kadar güzel birşey yoktu...Yeni gazete görmezdik bilmezdik hiç...

          Yeni tarihli ilk gazeteyi ilkokulda öğretmenimiz getirmiş okumuştu ozaman görmüştüm,ikinci sınıftık galiba...

          Evin içindeki dikiş makinasının içine oturup araba kullanmayan yoktur sanırım.. Anacığımın Numan marka bir dikiş makinası vardı hala durur,elimden çekmediği kalmamıştır,kaçsefer bozdum,ayarlarını kurcaladım,hatırlamam..Topal Mehmetali dayı vardı yanlış hatırlamıyorsam,ona tamir ettirirlerdi..Anacığımın ek iş yaptığı makinesiydi,köyde nekadar nine,teyze varsa onlara basmadan,fistan,etek dikerdi...

     Evdeki minderlerden ev yapmayan çocukta yoktur herhalde,hele o sünger minderler ev,çadır yapmak için birebirdi...

         Kara lastik, ilikli papuç giymeyen varmı aranızda... Eski çocuklar olarak...O karalastiği giydinmi akşama kadar ayaklar içinde kararır,akşama eve çoraplar ve ayaklar müthiş bir koku içinde dönerdik..O ilikli papuçlar daha konforluydu lastik ayakkabıya göre,havadardı koku yapmazdı,tabi akşama kadar içine toz toprak dolar,ayakların teriyle birleşince,ayaklar tanınmaz halde olurdu...

         Pantolonlarımızın diz ve arka tarafında mutlaka yama olurdu...çünkü tepelerden kayarak aşağıya inmek,toprak kazıp oynamak,çamur yapmak büyük bir zevk ti...Koca tepenin coğrafyasını değiştirirdik,kazarken,kayarken...Kovulurduk tekrar giderdik,kovulurduk tekrar giderdik...

         Kağnılar....Bisiklet yoktu ozamanlar...Kağnı denilen tamamen tahtadan yapılan arabalar vardı, tamamen el yapımı,dört tekerlekli,yerden bir karış yükseklikte,iki kişilik,ön dingil kısmı hareketli ve iki ayakla sabitlenen ya da sağa sola hareket ettirilebilen mükemmel vasıtalar...

          Koltuğumuzun altına alır yüksek tepeye çıkarırdık,yada iple çekerek....Sonra en tepeden bir saldıkmı,aşağıya köy meydanına kadar giderdik...Bu nu defalarca yapardık,bayağı hızlı vasıtalardı,durdurmak için yanına bir tahtadan bi el fireni okadar...En kral fren ön tekerleklerin iki yanında duran,kara lastikli ayaklardı,ayakkabının tabanlarını hafiften yere,yanlarını da tekerleklere sürttünmü yavaşlardı....Tabi ayakkabıların taban ve yanları yenirdi sürtünmeden dolayı...

         Para bulduğumuzda,harçlığımız olduğunda bakkala giderdik,çay bardağıyla cebimize konulan,ya da kağıt külahla verilen çekirdeği yerdik,cips,çikolata çeşit bilmezdik,yoktu zaten fazla çeşit...Depozitoyla zafer gazoz alırdık,içer şişesini geriye iade ederdik...Bardak  da neymiş aynı şişeden iki üç kişi içerdik..içmeden elinle şişenin ağzını sildin mi tamam dır...Ne virüs var ne mikrop...tertemiz..

          Bakkalda çeşit yok dedim ya sizi yanıltmasın,sadece şimdiki markalar ve bol yiyecek içecek bulunmazdı..Ama bakkalda yok yoktu...Çividen,gazyağına,çakmaktaşından raptiyeye,kiloluk gazeteden,lokum bisküvi ye,çay şekerden gaz lambası camına kadar herşey bulunurdu...

           Gaz yağı ve gaz lambası dedik..Önceden evlerde kandil ve gaz lambaları bulunurdu,elektrikler kesildiğinde ev bununla aydınlatılmaya çalışılırdı,is ve gaz kokusu eşliğinde loş bir ışık o kadar,fazla bir lüks beklemeyin..o yüzden bakkallarda gazyağı ve bu lambaların camlarından satılırdı...Birde bu şimdiki havalı çakmaklardan yoktu,gazyağıyla çalışan muhtar çakmakları ve kibrit bulunurdu..

          Küçükken bir atımız ve at arabamız vardı,bağa bahçeye onunla giderdik,şimdi traktörle  on dakika,on beş dakika süren yolu bir saati geçkin gittiğimizi bilirim,ova tarlasından eve kadar dura dinlene gelirdik eve,her gölgede yol kenarında atımızı dinlendirir,yavaş yavaş gelirdik eve,hala o yolu her yeri izleye izleye gelmenin tadını unutamam..

          Ovadan söz açılmışken harman ve patos işlerinide anlatayım,ekinler biçerdöverle biçilir di,sonra saman yapmak için ekin sapları,tarlanın birine toplanır,koca bir harman yapılırdı,iş bitince köyde bulunan bir kaç patos dan biriyle anlaşılır,verilen saatte orda bulunulurdu..Patos gelir,kurulurdu...Sonra toplanan ekin sapları patosun üstünden azar azar atılırdı..Ön tarafta saman,hemen alttan ise taneler dökülürdü...O patos anındaki sıcak,kalkan toz anlatılmaz yaşanır,hayatınızda yutmadığınız görmediğiniz tozu yutarsınız,o toz birde yakar,kaşındırır insanı,ter ile bütün vücudunuza yapışır....Büyükler için yorucu olsa da küçükler için bir eğencedir...

          Harman yerinde o tozun toprağın içinde yenilen yemeğin tadı başkadır,içtiğiniz suya kadar saman girer,bardağı üfler suyu içersiniz...

         Sonra o samanları babam at arabasıyla eve getirir,evin önüne dökerdi,bizde o tekrar gelene kadar,sepetlerle içeriye samanlığa taşırdık,kışın hayvanların ihtiyacı için bu hemen hemen her evde yapılırdı...

        Arkadan bağlamalı, etekli önlük giyip okula gidilir.. Defterler gazete kağıdı ve takvim yaprağıyla kaplanırdı.. Silgiler, kalemler iki ye bölünür yarım yarım kullanılırdı.. Silgiyi iple pantolon kemer kopçasına bağlı gezdirenler varmı, yada hatırlayan...Okul çantalarımızı birbiri ne vurarak tokuşturur,kiminki sağlam derdik..

        Okul çıkşında önlüğü yolda çıkarıp oyuna dalıp eve gitmeyi unutan, akşama azar işiten çocuklardık..okul dışında öğretmenlerimizi görmekten korkar,yol değiştirirdik..

         Defterler kitaplar gazete ve duvar takviminin kağıdıyla kaplanırdı,Okul bitince bir üst sınıfın kullanılmış kitapları ayarlanır,gelecek dönem bu kitaplar kullanılırdı...Kitap sayfalarında bir önce kullanan kişinin yazıları,notları,çizdiği resimler bulunurdu..

          Dersler yere yüzü koyun uzanılır,yerde yapılırdı,ayrı oda,ayrı masa yok...Hiç unutmam evde tek masa vardı ondada tv dururdu en başlarda,anacığım ,küçük 40-50 cm yüksekliğinde tahtalardan bir sehpa yaptırmıştı,selvi ağacındandı,üzeri dere tepe,onun üzerinde yapardım derslerimi...Hala durur köyde,gördükçe içim burkulur,eskiler gözümde canlanır....

        Sokağın son çocuklarının yaşadığı eskilerden birşeyler anlatmaya, unutanları hatırlatmaya çalıştım..

         Huzurlu mutlu günlerin çocuklarıydık.. Güzel günlerin çocukları...

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

SAKIN ALDANMAYIN 3

E DEVLET ÜZERİNDEN ÜCRETSİZ MASKE NASIL ALINIR..

TAAHHÜT CEZASI YEMEMEK İÇİN NUMARA NASIL TAŞINMALI?

SAKIN ALDANMAYIN...

HAFTA SONU SOKAĞA ÇIKMA YASAĞI DETAYLAR..

SAKIN ALDANMAYIN 5

A101 DEN TOSHIBA TELEVİZYON ALINIRMI?

SİZ KORONAVİRÜSE YAKALANMAYABİLİRSİNİZ...

NETSPEED İNTERNET KULLANICI DENEYİMLERİ...

KORONA VİRÜSE KARŞI YAPABİLECEKLERİMİZ...